keshishadam

Yaşamın her bir karanlık, zor sorusunun ardında Tanrısal bilgelik kendini gizlemektedir!

Maç Başlıyor…


images

Herşey çok ani gelişti. Birden ve hızlıca…

Yere bir şey düşürdüm. Eğilip almak istedim ve eğilince başıma korkunç bir ağrı saplandı. Önemsemedim.

Akşam oldu, uyuyunca geçer dedim. O baş ağrısı ile uykuya daldım. Sabah oldu. Gözlerimi açtığımda ağrı, aynı yerde aynı şekilde beni bekliyordu. İşe gittim, ağrı kesici aldım. Geçmedi. Öğlen arası koşu bandına çıktım. Terleyeyim biraz, duştan sonra geçer dedim. Geçmedi. Eve geldiğimde daha güçlü bir ağrı kesici aldım. Geçmedi. Uyku için gözlerimi kapatırken nasıl bıraktıysam, gözlerimi açtığımda aynı yerde beni beklerken buldum.

Tam 21 gün boyunca…

Arada birden herşeyi unuttum.. Kapının şifresini, tanıdıklarımın isimlerini… Tuvalete gittim. Tuvaletimi yaptığımı unuttum. Hafıza kaybı 36 saat sürdü.

Soluğu hastanede aldım. 38 yaşındaydım ve demans (bunama) testleri için Hacettepe Ünüversitesi Nöroloji polikliniğinin önünde oturuyordum.

Herşeyi hatırlıyordum, testler hafızamın normalden güçlü olduğunu söyledi.

Beyinde bir hasar veya kitle olabilir dediler.

Kendimi düşünecek bir an bile fırsat bulamadım. İlk önce kızım Doğa’yı düşündüm. Ne yapacaktı? Beni hatırlar mıydı?

Yeniden testlere girdim.

Çıktığımda doktor beni karşısına aldı.

Bir günün nasıl geçiyor anlatır mısın dedi?

Anlattım. Ve şunu söyledi. “Beyninde kitle veya yapısal bir hasar yok. Ama beynin artık sana durmanı ve durmazsan ihtiyacın olan bilgiyi sana vermeyeceğini söylüyor. Antidepresan almalısın”.

Oradan çıkışımı anlatamam. Mutluluktan havalara uçuyordum.

Ne istiyorsam onu yapmaya karar verdim.

Kitabımın yarısı bitti yayınevi basacağını söyledi. Bir kurumun eğitmen akademisini birincilikle bitirdim. GÖnüllü seminerler vermeye başladım. Televizyon programına çıkacağım söylendiğinde kibarca çıkamayacağımı söyledim.

Galiba benim maçım şimdi başladı.

Hayatta ne istiyorsam….

KIRIK KUMBARA


---BANKASI-KLAS-K

Çocukken rahmetli babamla bankaya gittiğimizde (aynen reklam filmlerindeki gibi) banka memurunun bana kumbara verdiğini hatırlıyorum. Metal bir kumbaraydı.

Harçlıklarımızdan hem metal, hem de 4’e katladığımız kâğıt paraları içine atardık. Paranın girdiği ağız kısmında bir mekanizma vardı, bu mekanizma sayesinde ne yaparsanız yapın attığınız parayı kumbaradan çıkartamazdınız. Hatta bir gün ucunu yakaladığım kâğıt parayı içinden çıkartmaya çalışırken yırtmıştım parayı (çocukken kumbarayı kırmadan parayı çıkartmanın bir yolunu bulan varsa, ne olur anlatsın ben hiç becerememiştim) Kumbara dolup artık içine para alamayacak hale gelince, bankaya götürürdük. Anahtarı sadece bankada vardı. Evde kendimiz açamazdık. Sanırım bu yöntem de, o dönemlerin bir pazarlama stratejisiydi. Paralar biriktirilir, sonra lazım olduğunda kullanılmak üzere açılır veya kırılırdı.

Kumbara böyle bir şeydi işte…Biriktiriyorduk, en çok ihtiyacımız olduğunda ise açıyorduk kumbarayı veya kırıyorduk.

Peki çocukken biriktirdiğimiz ve ihtiyacımız olduğunda açtığımız o küçük kumbaramızın yerini, bizler büyüyünce ne aldı? Maddi olmasa da manevi kumbaramızda neler biriktiriyorduk?

Kumbara kırıldığında ne biriktirdiysek, onlar ihtiyaç duyduğumuzda işimize yarayacaktı…

Geçenlerde benim kumbara tam da lazım olduğunda kendi kendine kırıldı.

Uzun süredir huzurlu bir şekilde çalıştığım işyerimde, iş yaptırdığımız bir bölüme yeni birisi gelmişti. Sorunlu bir yapısı vardı. İş hayatında farklı profillerde birçok kişilerle çalıştığımdan, elimden geldiğince iletişimi ve iyi niyeti ön planda tutarak ve küçük şeyleri görmezden gelerek söz konusu personeli idare ediyordum. Zaman içerisinde bu sorunlu personel işleri eline yüzüne bulaştırmaya başladı. Farklı bir departmanda çalıştığı için direkt müdahale edemiyordum ama bir yandan da yönettiğim projelerin hayata geçmesi, bu personelin çalıştığı birim ile alakalıydı.  O yüzden öncelikle bire-bir ağabey kardeş ilişkisi içinde sorunlu konuları sohbete yedirerek düzeltmeye çalıştım. Ancak bir gelişme elde edemediğim gibi, her başarısız sürecin sonunda kendi hatalarını sorumlu olduğum ünite üzerine atma gibi bir savunma mekanizması geliştirdi. Örneğin projenin bir yerinde sorun çıkıyor ve bu sorunun benim bölümün istediği bir değişiklik neticesinde yaşandığı şeklinde bir suçlama yapılarak projeyi bize veren müşteriye bilgi aktarılıyor, tabi bu da müşteri tarafından üst düzey yöneticilere iletiliyordu.  Üst düzey yöneticiler hemen toplantı yapıyor, işin aslı ortaya çıkıyor ve toplantı esnasında özürler dilenerek bir daha olmasın deniliyordu. İşleri eline yüzüne bulaştıran arkadaş ise gün geçtikçe kontrolünü kaybediyor ve bu kez altında çalışanlara eziyet etmeye başlıyordu. İşin üzücü kısmı beraber çalıştığı kişiler ise çok nitelikli ve saygılı kişilerdi. Yaşanan sorunlar her geçen gün farklı konularda patlak verirken orta kademe yöneticiler de kendi bölümlerini korumak adına bu personeli savunmaya çalışıyorlar ancak yanlışı savunmaya çalışırken kendileri de yanlışın içine gömülüyorlardı çünkü kendilerine gelen bilgiler doğruları yansıtmıyordu. Toplantılarda bunlar ortaya çıkıyor yeniden özürler dileniyor ancak sorunlu personele bir türlü çözüm bulunmuyordu. Olayları kişiselleştirmeme rağmen artık iyi insanlara zarar verilmeye başlandığında sabrımın zorlandığını hissetmeye başladım.

Ve yine benzer bir senaryonun sonunda çalıştığım bölüm ve iş arkadaşlarımın suçlanması sonucunda normalde alttan alarak yumuşattığım konuları bu kez en sert şekilde dile getirerek büyük bir tartışmanın içine girdim. Ankara gibi bir yerde deniz seviyesine inen bir tartışma yaşadık. İşte insanlar medeniyet seviyelerini tam da bu noktada ortaya çıkarıyorlar. Bu tartışma sonucunda ertesi gün yanına yöneticisini alarak çalıştığımız bölüme gelindi ve bayan üst yöneticimin yanında bir çalışanımıza mobbing yapılmaya başlandı. Kaldı ki hiçbir zaman bir yöneticinin yanında astı fırçalanamaz. Bayan yöneticim çok medeni ve yumuşak başlı bir insan olduğu için iş yine başa düştü ve bu kez etik değerlerden ve yapılan yanlışlardan bahsettiğim bir tartışma yaşadık. 16 yıllık profesyonel iş hayatımda hiç karşılaşmadığım şekilde bildiğiniz mahalle ağzıyla konuşan, sesini yükselten bir yönetici vardı karşımda. Sakinliğimi koruyarak ama sesimi yükselterek ait olduğum bölümü ve personelimi korudum ve bulunduğumuz yeri terk etmelerini sağladım. Tartışmaya bulunduğumuz kattaki herkes şahit oldu. Şimdi üst yöneticiler bu yapılan tartışmayı değerlendirecekler.

İşte tam da bu noktada benim kumbaram kırıldı.

smashed piggy bank moneybox with British currency coins

İçinden ne mi çıktı?

Ertesi sabah karşı tarafın ismini bile bilmediğim birçok personeli yanıma kadar gelip gülümseyerek günaydın demeye başladılar. Ne olduğunu anlamadım başlangıçta. Sonra kendi personelime neler oluyor diye sordum.

Size teşekkür ediyorlar dediler🙂 Bugüne kadar yaşadıkları sorunlara sonunda birisi çözüm buluyor diye düşünüyorlarmış. Diğer bölümlerde çalışan insanlar ziyaretime gelip davranışımdan ve karşı tarafta seviye ne kadar düşerse düşsün medeni bir şekilde hadlerini bildirmiş olduğumdan bahsediyorlardı. Çalıştığım işyerinde herkese nezaket içinde yaklaşıp mutlaka selam veriyor, ayaküstü de olsa iyi olup olmadıklarını soruyordum. Bu süreçte farkında olmadan iyi insanları biriktirdiğimi görmüş oldum.

İyi ki varsınız. Böyle bir tartışmanın sonucunda nasıl iyi geldiğini anlatamam. Olayın sonucunu sonra anlatırım. Şimdilik bu kadar…

Farkettiklerimi Unutmamak İçin…


Bu yazıyı farkettiğim bazı şeyleri, kolay bir şekilde yeniden hatırlayabilmek için yazıyorum. Farkettiklerimi ve kabul ettiklerimi belki buradan birgün kızım da okuyacak. Minik kızımın düşünmeye ve anlamaya başladıktan sonra yaşayacağı keşiflerde benim izlerimle karşılaşma ihtimalini düşünmek bile heyecanandırıyor beni.

Bu yazdıklarımdan ve blogtan eşimin haberi yok, küçük kızım sevgili Doğa henüz 2 yaşında. Onun ne benim yazdıklarımdan ne de dünyadaki kötülüklerden, hiçbirşeyden haberi yok. Güzel kızım, birgün bu yazıyı keşfedip okursan, senin için anne karnına düştüğün andan itibaren yazdıklarımı da bulmanı istiyorum. O yazdıklarım, sen evlenirken sana vereceğim düğün hediyen olacak🙂 Özellikle annenin karnının üzerinden seni sevmeye çalışırken elinle içeriden elime dokunuşunu unutamıyorum. Bunların hepsini yazdım merak etme. Eğer bu yazılar kaybolur da okuyamaz isen sakın üzülme. Seni çok ama çok sevdiğimi bil yeter. Hayat öyle tuhaf ki, mesela dün hayatımın en güzel günlerinden birini yaşadım. Ve en güzel günümü yaşamamın tek sebebi sen patlamış mısır yerken ağzının içinden gelen mısırın çıtırtı sesleriydi. Eksik dişlerinle mısırı yandan yandan yemeye çalışıyordun ve o sesler geliyordu. Umarım sen de bu duyguları büyüyünce doya doya yaşarsın.

Geçen yıl atak şeklinde 3 gün süren bir unutkanlık yaşadım. Önce baş ağrısı ile başladı. Sonra birden herşeyi unuttum. 6 ay boyunca aynı şifreyi kulanmamıza rağmen apartmanın güvenlik şifresini bir türlü hatırlayıp açamadım. Eşim şifreyi söylediğin de o şifrenin bizim şifremiz olmadığına yemin edebilirdim. Ama doğru söylüyordu. Sonrasında çok kötü bir şey oldu. Birşeyi daha unuttum ama burada bahsetmek istemem. Baş ağrım geçmek bilmiyordu ve ağrı öyle yapışmıştı ki bana ilaçların dozunu artırmama rağmen geçmiyordu. Sonrasında Hacettepe nöroloji servisinde demans testlerine girdim. Yani bunama testlerine… Hafızam çok iyi çıkmıştı o yüzden tomografi çekmeye karar verdiler. Yapısal bir hasar olup olmadığını görmek istiyorlardı. Çok şükür o da temiz çıktı. Ve teşhis konuldu. İş ve yaşam stresinden ötürü bir tepki veriyordu bedenim. Makinayı kapatıyordu anlıyacağınız. Üstelik bu süreçte oldukça yalnızdım. Kendi iş yoğunluğumun üstüne aynı zamanda birçok sorunu çözmeye çalışıyordum. Baş ağrımın nedenini öğrenmek içimi rahatlatmıştı. Artık ne yapmam gerektiğini anlamıştım. Kalan ömrümde nasıl yaşamam gerektiğini hatırlatan bir uyaydı bu. Evrenin trafik ışıkları kırmızıya dönmüştü biran için. Bunu anlamam ve aslında yapmak istediklerimi yapmaya başlamam ile baş ağrım aynı gün kesildi.

O yaşadığım unutkanlık bir daha başıma gelirse, farkettiklerimi bana yeniden hatırlatması için yazıyorum bundan sonrakileri.

Sert bir giriş olacak ama olsun…. İnsan Tanrının bir tezahürü. Bu tezahür; ruh, varlık, enerji gibi birçok isimle açıklanabiliyor. Beden ile ruh birlikte dünya üzerinde bir süreç deneyimliyorlar. Beden bu dünya için aslında sadece ruhun bir ayak izi. Ruh zamansız. Beden ise sınırlı bir süre için var, sonra yok oluyor. Bilinç her zaman bir filtre gibi ruhun farkedilmemesi için bir perdeleme yapıyor. Bu perdelemeler ego aracılığı ile ortaya çıkıyor. Asıl mutluluk ruhun doğal halinde sonsuz bir şekilde hazır bir şekilde onu farketmemizi bekliyor. O yüzden ruh aslında sürekli ben buradayım diye fısıldıyor. Onu gerçek anlamda farketmenin ve hissetmenin giriş kapısı an’da kalabilmek. O kısa an’larda ruh ile temasa geçiliyor. Bunun için düşünme sürecini durdurabilmek gerekiyor. Zihin/ego sürekli geçmiş ile ilgili hesaplaşmalar, gelecekle ilgili planlar yapıyor. Hiç susmak istemiyor. Onu susturmak için özel bir direnç ve çaba göstermemek gerekiyor. Sadece düşünceyi serbest bırakıp onlar aklımızdan gelip geçerken izlemek, yargılamamak sadece şahit olarak orada kalmak yeterli.

Bu kısa buluşmalara ilişkin tespitlerimi daha önce “Tanrı ile tanışma” yazımda anlatmıştım. Sonrasında giderek düşünmemeye başlamak ve anda kalabilmek kolaylaşıyor. Ne yaşarsak yaşayalım direnç göstermeden orada kalıp şahit olunca kanal açılmaya başlıyor. Güzel bir şey gördüğümüzde, mutlu olduğumuzda o anı iyi incelememiz gerekiyor, çünkü o anlarda da bu kısa temaslar olabiliyor. İşte her ne olursa olsun bu mevcudiyet halinde olduğunuzda siz bir kanala dönüşüveriyorsunuz ve söylenmesi gerekenler söyleniyor, olması gerekenler oluyor.

İslamiyet’te “”Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür.” şeklinde açıklanıyor.
He ne oluyorsa olması gerektiği gibi oluyor. Ama burada olanı ego mu yaptırıyor yoksa mevcudiyet halinde misiniz bunun ayrımını iyi yapmak gerekiyor. Aksi halde olmaması gereken şeyleri yaratmaya başlayabiliriz.

Bu farkındalık ile yaşamaya başladığımızda güzel olan şeylere kanal olmaya başlarız. İyilik yaptığımızda veya iyilerle birlikte olduğumuzda evrenin iyilik kaynağına giden bir kolu da biz oluruz. Dereler buluştuğunda suyu az ise çok olan azı doldurur. Yeter ki siz de o kanaldan su vermeye başlayın. İşte o zaman mevcudiyet ile kanal olduktan sonra hayatımızda ne eksik ise o tamamlanıyor. Bolluk, bereket, güven, huzur herşey size akmaya başlıyor. Tüm bunların olması için bizim de kanala dönüşmemiz gerekiyor. Korkmadan, teslim olarak ve anda kalarak… Eckart Tolle bu durumu bilincin evrimleşmesi şeklinde tanımlıyor. Ve bu evrim kısa sürede çok hızlı bir şekilde bir çok insanda oluşmaya başladı bile…

İNSAN ANTENİ


image

İnsanın anteni mi olurmuş demeyin. Anten radyoda, telsizde, televizyonda hangi kanalı ayarladıysanız o kanaldan yayın almanıza yarar. İnsanın anteni de düşünce biçimidir. Birçok kadim öğretilerde düşüncenin insan hayatındaki yarattığı etki çeşitli sözlerle, metoforlarla örneklendirilir. Öğretilmiş ve keşfedilmiş düşünceleri vardır insanın. Öğretilmiş olanların aslında çoğu zaman keşfedilmesi gereken düşüncelerin önünde engelleyici bir filtre olduğuna inanıyorum. O yüzden insan anteni, içine doğduğumuz toplumda önceden ayarlanmış bir şekilde sadece belirli kanaldan yapılan yayınları alıyor. Bazen cihaza bir şey oluyor, yere düşüyor devriliyor ve antenin yönü başka bir yere dönüveriyor. İşte o zaman da daha önce hiç izlemediğimiz yayınları keşfetmeye başlıyoruz.

Yıllar önce birgün otobüste kafamı cama yaslarken, yanağımla otobüsün camının arasına bir düşünce sıkıştı. Neden ben bu dünyadayım. Var olmamın amacı ne diye diye sora sora, benim anten de yön değiştirdi. İyi ki değiştirmiş. Şimdi farklı farklı kanallardan çok güzel yayınlar izliyorum. Bazı kanallar ücretli, bazıları farklı dillerde. İşin güzel kısmı, sizin kanalınız değişince aynı kanalı izleyen insanları da keşfetmeye başlıyorsunuz. Yazılarını takip ettiğim harika insanları tanıma şansı da getirdi üstelik. İçi sadece sevgi ile dolu, hayatı keşfetmeye ve anlamaya çalışan.. Eckart Tolle ‘Hayatla Bütünleşmek’ kitabında yeni bir türün doğduğundan ve yükseldiğinden bahsediyor. Bunu daha önce sevgili Ferhan YÜKSEL’den duymuştum. Farkındalığı yüksek ve içi Tanrısal güzelliklerle kuşatılan…Sanırım bu yeni tür, her türlü yayını kablosuz antensiz alabiliyor.

Ama bir yandan da içi nefret ve vahşetle dolu başka bir tür de yükseliyor. Küçük menfaatler için olmadık işler yapan, İnanç adı altında kafa kesen, tecavüz eden, yakan ve yıkan… Dünyanın sonunu bu iki tür belirleyecek. O yüzden lütfen anteninizin ayarları ile oynamaya başlayın. Mazlumların, iyilere ihtiyacı olacak. Hem sizin hem de çocuklarınızın anteni ve hangi yayınları aldığı belirleyecek herşeyi…

Vicdan Sahibi Olmak…


Bazen ailemiz ve yakınımızdaki insanlar, bazen okuduklarımız, bazen öğretilenler, bazen de kendi yaşamımızda elde ettiğimiz düşünce tarzımız sonucunda bazı değerlere sahip oluyoruz. Bununla ilgili çocukluğuma ait bir sırrımı sizinle paylaşmak istiyorum.

Kutsal kitaplarda tarif edilen cennet ve cehennem kavramları üzerinde çocuk aklımla çok değişik fikirler üretirdim. Çocuk aklı henüz baskılanmamışsa, çocuklar içten gelen saf duygularla bazı inanç ekolleri geliştirebiliyor. Galiba bana da öyle oldu. O zamanlar belirlediğim bir cennet ve cehennemde yaşama formülüm vardı. Yaşım ilerledikçe inanç sistemi hakkında zaman içerisinde öğrendiklerime rağmen, çocukken belirlediğim bu inancımın bana rehberlik etmesine izin verdim ve hala bu düşünce sistemini unutmamaya özen gösteriyorum.

Çocukken belirlediğim inancıma göre; cennet ve cehennem öldükten ve hesap görüldükten sonra kurulacaktı ama Tanrı cennet ve cehennemin küçük bir versiyonunu insanların içine koymuştu. Adına da biz insanlar “vicdan” diyorduk. Yaptığımız iyi şeylerin ödülünü veya kötü şeylerin cezasını da, ya hemen o anda, ya da yıllar sonra vicdan yoluyla alabiliyorduk. Vicdan öyle bir şeydi ki, yanlış bir şey yaptığımızda aynı cehennem gibi bize ızdırap verebiliyordu. Zaten o yüzden günahlarımızın karşılığında yaşayacağımıza cehennem azabı, yanlışlarımızın suçluluğunda yaşadığımıza vicdan azabı diyorduk.

Vicdan sahibi olmak; içinizden gelen sesin doğru dediğini yapmak, yanlış dediğini de yapmamak demekti aslında. Müthiş bir terazi, müthiş bir oto-kontrol sistemi. Dünyada kurulan tüm mahkemelerden daha etkili bir yargılama sistemi var. Yaptıklarınızın iyi veya kötü olduğunu hemen o anda veya yapmadan hemen önce size söyleyebiliyor. Bu değere sahip olanlar içten gelen sesi dinliyor ve yanlışı/kötülüğü seçmiyor. Vicdan sahibi olmayanlar, yani onun sesine kulak vermeyenler ise yanlış olduğunu bile bile hala hırsızlık, tecavüz, gasp, işkence, cinayet ve aklınıza gelmeyecek her türlü kötülüğü yapabiliyor.  O yüzden ihtiyaç duyuyorum vicdanlı insanların varlığına… Ve vicdan sahibi olmayı. sahip olmamız gereken diğer tüm değerlerin başına koyuyorum.

İYİLEŞECEKSİN….


Hatırladığım kadarıyla, sanırım 6-7 yaşlarındaydım. Mahallemizde hala zeytin ağaçlarının olduğu dönemde, bir Hıdırellez günü akşamıydı. Sokakta lastikler yakılmış, insanlar üzerlerinden günahlarının bağışlanması için atlıyordu. Annem beni bakkala göndermişti. Bakkala giderken evimizin az ilerisinde bizden büyük ağabeylerimizin büyük bir ateş yaktığını gördüm. Hemen koşarak bakkala gidip annemin istediği “sana”yağı aldım ve dönerken yüzüm ateşe dönük bir şekilde büyük ateşin oldukça yakınından yürümeye başladım. Tam bu sırada ateşin üzerinden atlamak üzere ateşe doğru hızla koşan kişiyi görmemiştim. Ateşin üzerinden atlamak isteyen kişinin duramayarak bana sert bir şekilde çarpmasıyla, iki elim yanlara açık bir şekilde yüzükoyun ateşin içine düştüm. Yüzüm ve ellerim alevlerin içine gömüldü ve ateşin içinden kalkamadım. Tam bu sırada mahallemizden Ercan ağabey ateşin içine atlayarak beni ateşin dışına fırlattı, bu esnada da sırtımın yere sert bir şekilde çarptığını, sonrasında kopuk kopuk kısa anlar halinde bir çeşmenin altına sokulduğunu, ellerimin kremlenip sarıldığını hatırlıyorum.

Gözlerimi ertesi günün sabahında açtım. Yanımda annem vardı, bana sarılmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışarak, ellerime baktığımda annem şunu söylüyordu; “Sakın korkma, iyileşeceksin yavrum. Sakın korkma!” Bu sözleri duyduğumda annemin yüzüne baktım. Bir yandan elleriyle saçımı okşuyor bir yandan ileri geri sallanıyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış ve ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Yüzündeki üzüntüyü saklamaya çalışırken bir yandan da bana gülümsüyordu. İşte o an ben de anneme; “Korkmuyorum anne, ne olur üzülme!” dedim. Sonra tuvalete gitmek için ayağa kalktım, duvardaki aynada yanmış yüzümü gördüm. Yüzüm gözüm balon balon olmuştu. Annem bir yandan; “Sakın korkma yavrum. İyileşeceksin, hepsi geçecek!” diyordu. Ve ben tuhaf bir şekilde, hiç korkmuyordum. Gerçekten de hiç korkmadım. Sonra iyileştim. Hepsi geçti. Yüzümde en küçük bir iz kalmadı, sadece sağ işaret parmağımın üzerine yapışan naylonun küçük bir izi hatıra kaldı. Nasıl da işe yaramıştı annemin o güven verici sihirli sözleri…Sanki büyülü gibiydi. Hiç korkmadım, iyileştim ve hepsi gerçekten de geçti….

29 Ağustos 2014 Cuma günü, tatil için gittikleri KKTC’de eşimin kardeşi evlenmek üzere olduğu kız arkadaşı ile çok kötü bir trafik kazası geçirdi. Kazanın hemen öncesinde kız arkadaşının emniyet kemerini takmamaktaki ısrarı üzerine, “takmazsan ben de çıkarıyorum, öleceksek beraber ölelim.” diyerek ikna etmiş ve kemeri taktırmış, ama ileride market alışverişi yapmak için durunca, kız arkadaşı yeniden kemerini çıkartmıştı. Yeniden yola koyulduklarında yanlış yere gittiklerini görüp geri dönmek istediklerinde, çok hızlı gelen bir arabanın şeridine yanlışlıkla girdiler ve kafa kafaya çarpıştılar. Kız arkadaşı ağır yaralandı. Sadece bir gün dayanabildi. Pazartesi günü meleğimizi ellerimizle Türkiye’de toprağa verdik. Eşimin kardeşi ameliyattan çıktı şuan Kıbrıs’ta hastanede yatıyor. 3 hafta sonra koltuk değnekleriyle de olsa ayağa kalkabilecek. Cenazeye gelemedi, ilaçlarla hem fiziksel hem duygusal acısını bastırmaya çalışıyoruz. “O güzel gözler, o ipek saçlar şimdi toprağın altına mı girdi?” diye bize soruyor ağlayarak….  Onunla konuşurken, tarifsiz acının ateşine nasıl da yüzükoyun düşerek yandığını tüm kalbimle hissettim. Önce söyleyecek hiçbirşey bulamadım. Sonra birden beni iyileştiren şu cümleleri söyleyiverdim ;“Sakın korkma kardeşim. İyileşeceksin. Yaşadığın bu acıların hepsi geçecek!”

Telefonun diğer ucundan gelen gelen ses, sanki küçük bir çocuğun sesiydi;

“Gerçekten hepsi geçecek mi?”
anne çocuğu öpüyor.hlarge

Çapada Kalmak!


Aslında bir denizcilik terimi “Çapada Kalmak!” Teknenizle seyahat ederken bir yerde durmak istediğinizde, çapa atarsınız denize. Durduğunuz yerde kalmak isterseniz, işte tam o noktada çapada kalırsınız. 

İnsanın da çapada kalmak istediği anlar olur. Çok hoşunuza giden birşey görürsünüz, güzel bir ana yakalanırsınız, atarsınız çapanızı hemen oraya, izlersiniz bir süre sessizce. Öğrenciyken İstanbul İstiklal’de “Megavizyon” vardı, orada hoşuma giden müzikleri dinlemek için çok çapada kaldığım olmuştur. Kitapları inceler gibi yapıp, şarkı bitene kadar çapamı çıkarmazdım sudan.

Bazen de öyle birşeye denk gelirsiniz ki, çapa sizin kontrolünüz dışında suya kendisi düşer ve sizi durdurur. Durduğunuz an, her zaman güzel bir şarkıyı dinlemek için olmayabilir. Bazen başkasının yaşadığı duyguları, acıları fark etmek sizi durdurur bir çapa gibi. Aynen böyle düştü çapam bu gece;

Aşık Veysel’in eşi bir başka adama aşık olur. Bir gece Veysel uyurken bohçasını toplar, evden kaçar. Yolda ayakkabısının içinde birşey onu rahatsız eder. Ayakkabısını çıkartır ve içinde Veysel’in ayakkabının içine koyduğu parayı ve yazdığı notu görür. Şöyle yazmıştır Veysel; “”Al bu para ananın ak sütü gibi helal olsun, gittiğin yerde kendini ezdirme. Bir de güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa..” Galiba aşık olduğu onu terk eden eşine, görmeyen gözleri ile yük olduğunu düşünür. Belli ki bu yüzden helal ediyordu parayı…

Uzun süre Veysel’in bir türküsünü dinledim de, söyledim de…

Ama söylediğim türküyü bu olaydan sonra yazdığını bu gece öğrendim.

Üzerinde düşünmek, Veysel’in yaşadığı acının denizine çapamı düşürdü. İşte beni çapada bırakan bu olayın türküsü; (Her ne kadar ilk iki mısrada sitem etse de, son iki mısraya çok büyük bir iltifat saklamış.)

Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yazılmaz aleme
Aşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk’olmasa

Güzel yüzün görülmezdi
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Aşıkla maşuk olmasa

Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana aşık olmasa

Rüya Gördüm, Robotlar Gördüm, Çiçekler Gördüm…


Henüz bir buçuk yaşındasın… Bizden önce uyandın, herzaman kulağımız hep sende kıpırdasan uyanıyoruz. Sen uyanınca biz de uyandık. Ayağa kalktın yatağında bize döndün. “Rüya gördüm. ” dedin. Annen sordu, ne gördün kızım? Henüz yeni yeni konuşmaya başladın. Konuşmanı istedik. “Robot gördüm.” Dedin. Aslında sana gösterdiğimiz astronotu kastediyordun ama olsun, nedense robot demiştik astronotu gösterince. başka ne gördün dedik? “Çiçekler gördüm.” Dedin. Sana bakınca biz de çiçekleri görüyoruz zaten…

Sana her zaman sarıldığım gibi boynuma sokula sokula büyüyeceksin. O küçük burnunu boynumda hissetmenin tatlı gıdıklanmasıyla büyüteceğim seni. Sonra sen soracaksın ben paylaşacağım. Şefkati, merhameti, iyiliği, cesareti, korkmamayı, sevmeyi, alçak gönüllüğü, dürüstlüğü, özgür olmayı…. Hepsini beraber yeniden keşfedeceğiz, sen soracaksın ben cevabı ararken yeniden öğreneceğim. 

Baba oğul nasıl olunur biliyorum ama bir kızın babası nasıl olunur bilmiyorum. Seninle öğreneceğim. Beraber öğreneceğiz…

Şimdi yarım yarım söylemeye çalıştığın şarkıların sen büyüyünce bana söyleyeceğin şarkıların habercisi benim için. Bu günlerini zevkle yaşıyoruz, o günlerini merakla bekliyoruz. Kızım büyüsün bana şarkılar söylesin. babamın dinlerken ağladığı türküyü kızım söylesin ben ağlayayım.

O küçük kalbinin iyilik, şefkat ve merhametle dolması için elimden geleni yapacağım minik fıstığım benim. 

Şimdi gece oldu yeniden uyuyorsun, rüya görüyorsun, robotlar görüyorsun, çiçekler görüyorsun🙂

İki Kardeş


Resim

 

1981 yılında İzmir’de biri 6, diğeri 9 yaşında iki kardeşin hikayesidir anlatacaklarım. O zamanlar sinemalarda genelde Türk filmleri var, ama onlar bile muhteşem geliyor o dönemde. Büyük olan daha önce mahalleden arkadaşları ile gelmiş sinemaya ve evde ballandıra ballandıra anlatınca küçük başlamış ” abi ne olur beni de götür sinemaya” demeye. Normalde büyük olan hep küçüğe eziyet edermiş, ama küçük olan ne olursa olsun abisinin peşini bırakmazmış. Neyse küçüğün ısrarlarına dayanamamış sonuçta ve gelmişler sinemaya. Ama küçük o kadar heyecanlıymış ki abisini sinemanın başlama saatinden çok erken getirtmiş sinemanın önüne. Biletleri almışlar ama sinemacı bu iki ufaklığı sinemaya sokmamış ve filmin başlamasına yakın gelirsiniz diyerek yollamış. Oysa küçük olan biran önce içeriye girip sandalyesine oturup sesini çıkartmadan beklemeye dünden razıymış. Neyse bunlar bakmışlar yapacak birşey yok, bari şöyle turlayalım diyerek başlamışlar Buca’nın o eski Rum evlerinin arasında dolaşmaya. Bizim iki kafadar aylak aylak yerdeki küçük taşlara tekme ata ata yürürlerken birden kendilerine doğru koşarak gelen iki çocuk görmüşler ve birden oldukları yerde durmuşlar. Küçük olan hemen abisinin elinden tutmuş. Çocuklar bağırıyorlarmış ama ne dediklerini başta anlamamışlar, yaklaşınca sonunda ne diye bağırdıkları anlaşılmış;

“KAAAÇIIIIIIIINNNNN!!!!!!!!”

Birden bağırarak kendilerine doğru koşan iki çocuğun arkalarındaki ağızlarından salya akarak bunları kovalayan iki köpeği görmüşler. Bizim iki kardeşin de korkudan yürekleri ağızlarına gelmiş ve başlamışlar vargüçlerince kaçmaya. Karşıdan gelen çocuklar aynı istikamette koşmaya devam ederken büyük olan kardeş hemen ara sokağa sapmış ama şanslarına köpekler de diğer iki çoğun peşini bırakıp bizim iki küçük kardeşin peşine düşmüş. Büyük olan açmış pergelleri kaçarken küçük olan, bir yandan nefes nefese koşarken bir yandan da ağlıyormuş. Büyük olan kendini kurtarmış ama küçük her an köpeklerin kendisine yaklaşmakta olduklarını görmüş, zaten korkudan yüreği ağzından çıkmak üzere olan küçük birazdan olacakları görmemek için elinden gelen tek şeyi yapmış. Gözlerini kapamış ve ciğerleri yırtılırcasına son gücüyle bağırmış,

“AAAAAAABİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ”

Gözlerini abisinin sesini duymasıyla yeniden açmış, gördüğü şey şuymuş; aslında kendisi gibi küçük olan abisi ağlayarak ve bağırarak köpeklerin üzerine doğru koşuyormuş. 

Nasıl ama görüntü gözünüzde canlandı mı?

Sonunu merak ediyorsunuz değil mi? Tamam tamam anlatıyorum. 

O gün o köpekler beni yakalayamadı, abimin bağırmasından korkup birden kaçmaya başladılar….

İşte o gün sen benim gerçekten, abim oldun. Sen hep en güçlüydün, en kahramandın. Seni şu hayatta en güçsüz gördüğüm gün, aslında benim de en güçsüz olduğum gündü. O gün babamızı son yolculuğuna uğurlarken senin elin kolun düştü ve babamı tutamadığını görünce, işte tam o anda aklıma 1981 yılındaki abim geldi ve mezarın içine senin yerine ben atladım. Babamızı toprağa verirken ona son dokunan ikimizden birisi olmalıydı, senin yerine o gün ben son sözlerimizi babamın başını toprağa bırakırken söyledim. Aslında o gün bana o gücü veren sendin güzel abim. Birgün birbirimizin bu hayattan gidişine şahit olacağız, en güçlü olan en son gitsin olur mu? Ama ne olur bana son sözlerimi sen söyle, en korktuğum anda bana verdiğin cesareti yine sen ver. Bu hayatta iyi ki senin gibi abim olmuş, güzel abim benim.

 

 

 

 

Balıkçı İsmet


BALIKÇI İSMET

Ankaralılar bilirler Kızılay’da “Can Balık” vardır, simge olmuş bir yerdir. Önünde uzayıp giden bir kuyruk, ekmek arası balığın yanına bir de şalgam suyu aldınız mı on numara beş yıldız bir ziyafet çekersiniz. Bugün (10 Nisan 2014)  öğlen arası iş arkadaşımla oraya gittik. Hay Allah keşke bunları gündüz yazsaymışım şuan saat 23:32 ve resmen canım çekti. Neyse artık ok yaydan çıktı bir kere ben anlatacaklarıma geri döneyim.

Balık ekmeklerimizi şalgam suyu eşliğinde afiyetle midemize indirdik (bu arada şuan yutkunuyorum) , sonra elinde çay tepsisiyle bir çaycı yanımıza geldi. Çaycıyı orada ilk defa görüyordum, sonradan öğrendim meğer ilerde bir çay ocağından geliyormuş ve durumdan vazife çıkartarak çay satmaya balıkçıya gelmiş.  “Abilerim çay içer miyiz” diye sordu. Ben de “Kocatepe Kahveevi”nde Türk kahvesi içeriz niyetindeydim o yüzden yok almayalım biz kalkıyoruz hocam dedim. Tamam abi diyerek yanımızdan uzaklaştı. Bu arada kimsenin çay almadığını fark ettim ve çaycı gözden kayboldu. Biz tam kalkmak için hazırlanırken masamızı birisi silmeye başladı ve “Çay içer misiniz” diye sordu. Ben de teşekkür ederim, biz almayalım kalkıyoruz zaten dedim. Bunun üzerine “Bakın tavsiye ederim çok güzeldir arkadaşımın çayları” dedi. İşte bu cümleyi duyunca biran aklıma Şerif hocanın Eminönü’nde seyyar satıcıdan ikinci çorabı almak istediğinde, seyyar satıcının” onu da arkadaşımdan alır mısınız” sözünü hatırladım. Bu tavır eski Anadolu esnafına özgü, arkadaşının da kazanması için bir iyi niyet hareketidir. Bunun üzerine ben de “Tamam hocam alalım o zaman iki tane çay, bu arada arkadaşınız için yaptığınız bu hareket gözümüzden kaçmadı” dedim. Bunun üzerine “Yok hayır yanlış anlamayın burada çalışmıyor benim ondan bir kazancım yok” diyerek mahçubiyet içerisinde kendini savunmaya girişti. Belli ki ne söylemek istediğimi düzgün ifade edememiştim, bunun üzerine hayır yanlış anladınız diyerek düşüncelerimi paylaştım.

Şimdi durun asıl hikaye burada başlıyor…

Bizim  bu abimiz biz çay içeceğiz deyince çaycıyı aramaya başladı dükkanın dışına kadar çıktı bir eli belinde sağa sola baktı, ama çaycımız ortalıkta yoktu. Sonra ne yaptı biliyor musunuz? Adamı cep telefonundan aradı. Sonuçta alt tarafı iki çay değil mi? Az sonra anlayacaksınız, alt tarafı iki çay değilmiş meğer…

Biz ayağa kalktık ve bu abimizin yanına gittik, abi sen zahmet etme çaycının yeri neresiyse sen bize tarif et,  biz oraya gideceğiz, mutlaka o güzel çayları içeceğiz dedim. Yok olmaz öyle şey dedi ve bizi güneş gören güzel bir masaya oturttu ve geliyor şimdi dedi. Neyse biz gülümsedik ve oturduk masaya. Bu arada çaycı geldi. Abimiz çaycı arkadaşa “Bak bu arkadaşlar benim hatırım için kaldılar” dedi. Ve o an arkadaşı için iyi bir şey yapmış olmanın mutluluğunu gördük yüzünde… Hikaye burada bitiyor diye düşünebilirsiniz. Ama yanılıyorsunuz sakın dağılmayın asıl söyleyeceklerim şimdi başlıyor …

Abimiz çaycı gidince başladı anlatmaya “bu arkadaşımın durumu son zamanlar kötüledi o yüzden yardım etmek istedim” dedi.

“Abi affedersiniz isminizi sormayı unuttuk isminiz nedir?” dedik. Döndü bize, sanki o an beklediği en son soruyu sormuşuz gibi, elindeki bezi aşağıya indirdi, kafasını yukarıya doğru kaldırdı (hani hababam sınıfında Mahmut hocanın ben tüccar değilim ben öğretmenim deyişini hatırlayın aynen öyle) ve “ İsmet, benim ismim İsmet” dedi. İsmini öyle bir söyledi ki sanki ben masanızı silen adamdan fazlasıyım dedi. Ve devam etti, ben aslında kitapçıydım kitap okumayı çok severim. Ama iflas ettim şimdi burada çalışıyorum çalışırken kitap da okuyamıyorum dedi. Biz elimizde çay öyle kaldık İsmet abimizin önünde. Kimleri okursunuz falan derken Şerif hocanın filinden tutun, Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarına kadar bize takır takır kitap anlatmaya başladı. Biz de hayranlıkla dinlemeye başladık. Bu arada Savaşçı kitabını bilirsiniz değil mi? O kitap sadece bir söz için bile okunur ve şak diye o sözü söyledi. Bu kitabın üzerinde düşünce çarpıştırmışlığımız var zamanında ve İsmet abimiz hem okuyor hem de tam gözünden vuruyor. Savaşçının sözünü merak ettiniz mi bu arada? Bekleyin biraz daha…

Biz çayları aldık ve 1 Tl olan çay için nezaketen çaycıya 5 Tl verdik ve bu çay İsmet abinin sohbetiyle 1 Tl’yi çoktan geçti dedik. Bizim çaycı da “olmaz öyle şey” siz bekleyin yeni çay çıkıyor size taze çaydan bir daha getireceğim dedi. Allahım dedim balık mı yedik insanlık dersi mi aldık anlamadım. BU arada İsmet abi başka masaları bir yandan silerken bize peş peşe  hikayeler anlattı. Bir tane de kişisel gelişimle ilgili fil hikayesi anlattı ki, biz darmadağın olduk. Hikayeyi merak ediyorsunuz değil mi? Bekleyin biraz daha…

Ankara’ya yolunuz düşerse Kızılay’da “Can Balık” nerede diye sorun… Sonra balığınızı alın, balığın yanında İsmet abiyle hikayelerini bedavaya veriyorlar…Bu hikayeleri size ben de anlatabilirim ama bugün İsmet abi diye bir arkadaşım oldu, gidin biraz da onun hikayelerinden alın. İsmet abinin sadece masaları silmediğini göreceksiniz, biraz da ruhunuzu temizliyor. Siz onu bulun diye bakın resmini de koydum. Gidin konuşun, çok mutlu olacaktır emin olun! Tanıştırayım,  İsmet Abi.

090420141048

Şimdi dağılabilirsiniz, ama sakın fazla uzaklaşmayın! Anlatacaklarım var….

Not: İyi insanları fark edebilme hassasiyetiniz olsun, çok zor değil sadece ismini sorun yeter…

Post Navigation